Hikayen Varsa Kazanırsın

0

Sizinle Peter Guber’in yazdığı Hikayen Varsa Kazanırsın adlı kitaptan alıntı birkaç bölüm paylaşacağım. Bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum, çok güzel bir kitap.

Gerçek Kahramanlar Duygudaş ve Tanınmış Kişiliklerdir

Sizce en az bir ana karaktere bile sahip olmayan bir hikaye olabilir mi? mümkün değildir. Hikayenin özünde yer alan olay, aramızda bir bağ kurduğumuz veya sempati duyduğumuz  bir karakterin başına gelmedikçe bu bizim için bir anlam ifade etmez.

Eğer hikaye duygusunu aktarmayı ya da geçirmeyi başarabiliyorsa hikayenin kahramanı bizim duygu aktarıcımızdır. Bu karakterin duygularını ne kadar kendimize yakın hissedersek, kendimizi hikayeye o kadar kaptırırız. Mücadeleleri ve sorunları ile otantik ve savunmasız hale gelen karakterler izleyicilerin daha fazla sempatisini kazanır. İşte size kısa bir hikaye;

Hayatım boyunca karşılaştığım en önemli kahramanlardan biri Boston’da geçirdiğim çocukluk dönemimde mahallemizde yaşayan ve dejeneratif bir hastalıkla boğuşan genç bir çocuktu. Konuşması zor anlaşılıyordu. Yürüyemiyordu ve dolayısıyla mahallemizdeki çocuklarla birlikte okula gidemiyordu. Onu her gün pencerede oturmuş yoldan bisikletleriyle geçen çocukları seyrederken görürdüm.

Bir gün babasını ön ve arka alıştırma tekerlekleri olan bir bisikleti kaldırımda eliyle iterken gördüm. Sanki bir fil bile bu 6 tekerlekli bisiklete düşmeden bilebilecek gibiydi. Biraz sonra babanın çocuğu kucağında evden çıkarıp bu garip bisikletin üzerine oturttururken gördüm. Sonra baba eve geri döndü.

Çocuk pedalı çevirmeye başlar başlamaz bisiklet yana yattı. Babası pencereden seyrediyordu. Çocuk da babasının orada olduğunu biliyordu. Babası çocuğun yerde yattığını gördüğü halde ona yardım etmedi. Sonunda çocuk kendisini doğrulttu. Ancak 1 metre gidebilmişti ki bu sefer diğer yana düştü. Babası yine seyretmeye devam etti. Haftalar boyunca çocuk denemeye ve düşmeye devam etti, babası bu arada kılını bile kıpırdatmadı. Durumu anneme anlattım, o da kendi işime bakmamı söyledi. Yaşanan dram fazlasıyla tahrik ediciydi.

Bir Cumartesi sabahı çocuk kaldırıma çarptı. Artık, dayanamıyordum aşağıya inmeliydim. Kaldırıma ulaştığımda çocuk beni eliyle uzaklaştırdı. Pencereden seyreden babası da cama vurarak bana gitmem için işaret etti. Adamın bir çeşit canavar olduğuna kani olmuş şekilde ayağa kalkmaya çalışan çocuğu yalnız bırakıp ede koştum.  Birkaç gün sonra çocuk yine dışarıdaydı. Düştü kalktı uğraştı defalarca!

Derken bir anda düzgün bir şekilde gitmeye başladı! Yaklaşık 20 metre gitti , sonra döndü ve aynı yolu hiç düşmeden geldi! Yukarı doğru baktığımda pencereden oğluna gülümseyerek bakan babasını gördüm. Dönüp çocuğa baktığımda onun da yüzünün mutlulukla aydınlandığını gördüm. Sonra ikisi de gülmeye ve deli gibi birbirlerine el sallamaya başladılar, ben de ağlamaya.

Sonunda anlamıştım! İkisi de çocuğun nu zorlukla yüzleşmesi ve kendi başına mücadele etmesi gerektiğini biliyordu. Çocuğun kendi değişiminin baş aktörü olması ve kendini bizzat kurtarması gerekiyordu. Eğer babası yardımına koşsaydı, çocuk kendini bir kahraman gibi hissetmeyecekti. Ve ancak kahraman olduğunda bu zafer onun hayatının ileri aşamalarında karşılaşacağı daha başka önlenemeyecek dev dalgalarla yüzleşmesini mümkün kılacaktı. İnsanın kendi hikayesinin kahramanı ötesinde insanın kendi hayatının kahramanı olması vardır. İşte o gün bu 2 kavramın birbirine ne kadar yakından bağlı olduğunu fark ettim.

O çocuğun ancak 2 metre devam edebilen bisiklet yolculuğu karşısında müthiş bir sevinç duymuştum. Onun karşılaştığı bu benzersiz zorluk ve bunun karşısında verdiği mücadele ile kazandığı zafer benim için unutulmaz bir kararlılık hikayesi haline gelmişti. Okulda ne zaman notlarım düşse veya arkadaşlarımla aram açılsa veya yaptığım bir işte başarısızlığa uğrasam bu hikayeyi kendi kendime hatırlatırım. Bisikletiyle gezmeyi başaran çocuk, bana başarısızlıkların aslında başarıya giden yolda birer kasisten başka bir şey olmadığını öğretmişti.  Kahramanlar meydandan çekilmez. Asıl başarısızlık ayağa kalkmayı becerememektir. Bu hikaye benim için her zaman yıkılmama ve ayağa kalkma konusunda bir harekete geçme çağrısı oldu.

Kariyerimin özellikle başlarında aldığım pek çok darbe, bu hikayenin nimetlerini yaygınlaştırmamı sağladı. 30 yaşıma bastığımda Columbia Pictures şirketi beni stüdyosunun başına getirdi. Aldığım sorumlulukların yanı sıra, bu görevi isteyen ve bu pozisyona getirileceğini düşünen daha kıdemli kişilerin bana karşı takınacağı tutumdan çekiniyordum. Bu kişilerden birisi o sırada Columbia’nın prodüksiyondan sorumlu yöneticisi olan John Veitch idi. Gerçek bir savaş kahramanı olan John, 2. Dünya Savaşı sırasında Pasifik’te savaşırken yaralanmıştı. Korkuyu hemen hissederdi ve bunun bir lider için olumsuz bir özellik olduğunu iyi bilirdi. Kayıp Ufuklar (Lost Horizo) adlı filminin başarısızlığından sonra benim korku ve endişemi çok iyi hissedebiliyordu. Tecrübesiz bir yönetici olarak maalesef ben, o zamanın süperstrarları olan Burt Bacharach ve Hal David’in bu utanç verici müzikalde yer almalarını başından beri desteklemiştim. Bunun beni devirerek şirketin başına geçmek için bir fırsat olacağını düşünen Veitch bu fiyaskonun gala gösterisinden çıkarken yanıma geldi ve Bundan sonra olacaklardan korkuyor musun bakalım? Diye sordu.

John’un sert bir insan olduğunu, ama aynı zamanda sert tepki almaktan da hoşlandığını biliyordu. Kafamı toplayıp cevap verdim. Kuşkusuz. Ve ona bisikletle dolaşan çocuğun hikayesini anlattım. Başarısız olabilirim dedim. Ama nefes aldığım ve yeniden denemeye gücüm olduğu sürece ayağa kalkacağım. O hikaye bana şunu öğretti. Benim ulaşacağım noktayı asıl belirleyen şey, önüme çıkan engeller değil, benim üzerinde odaklandığım hedeftir.

Daha sonra bu hikaye John’u benim için bir rakipten bir iş ortağına dönüştürdü. Başarı için gerekli özellikleri takdir ettiğimi ona kanıtladı. Ve bana da zorluklarla başarıyla yüzleşen kahramanların ve anlamlı hikayelerin hayatımızın her köşesinde anlatılmak üzere hazır beklediğini gösterdi.


Paylaş.

About Author

Marmara Üniversitesi Arşivcilik Bölümünü dereceyle bitirdi, Koray Holding’te iş yaşamına İnsan Kaynakları alanında başladı, 3.5 yıl burada çalıştıktan sonra, Turkcell İnsan Kaynakları Ekibinde öncelikle 3 yıl Turkcell Akademi’nin kuruluş çalışmalarında bulundu, daha sonra İşealım Ekibine geçti, 4 yıl burada görev yaptıktan sonra Organizasyonel Gelişim ve Değişim Ekibinde 1 yıl çalıştı ve Turkcell’den ayrılarak Nortel Networks İnsan Kaynakları Müdürü olarak, Vodafone Türkiye İşeAlım Müdürü olarak çalıştı. Halen Türkiye’nin ilk ve tek bağımsız otomotiv dizayn şirketi olan Hexagon Studio’da IK ve İdari İşler Müdürü olarak çalışmaktadır. PERYÖN (Personel Yönetimi Derneği) üyesidir. İngilizce, Osmanlıca, Farsça bilmektedir. Çalışmanın dışında kalan zamanlarında kitap okumak ve spor yapmak en çok vakit harcadığı alanlardır.

Comments are closed.